Elinor
Dükkanın önünde durdum. Dışarıya askılarla rengarenk elbiseler asılmıştı. Camda “Elinor Infred” yazıyordu, üstte ise kırmızı büyük harflerle “Elbiseler”.
Basamağa doğru yöneldim.
Kapıyı yavaşça açıp içeri girdim.
Yavaşlığıma inat, kapının üzerindeki kocaman çan yüksek sesle çınladı.
İçeriye baktım. Sanki seneler öncesine ait bir filmin setine girmiştim. Bir an donup kaldım.
Önce askılarda asılı her renk ve desenden, bedenlerine göre ayrılmış kıyafetlere baktım. Sonra duvardaki fotoğraflara ilişti gözüm. Gazetelerden kesilmiş haberler ve çok eski fotoğraflar.
Tam bir adım daha atmıştım ki, onu gördüm. Dükkanın arka tarafından yavaşça bana doğru yürüyordu: “Merhaba, hoşgeldiniz” diyerek selamladı beni Danca.
Ben İngilizce konuşunca, tereddüt etmeden İngilizce’ye döndü.
“Hoşgeldiniz, dükkanımdaki tüm ürünler yenidir. Bazıları tasarım ürünler olduğu için sadece 1 tane var. Hepsi bedenlerine göre ayrılmış, sizin bedeniniz için bu tarafa bakabilirsiniz. Ha, bir de ne alırsanız alın, 50 kron.”
Kısa saçları itinayla taranmış ve tam tepesine beyaz kocaman bir çiçek yerleştirilmişti. Yüzünde eksiksiz bir makyaj vardı. Masmavi gözlerinin üzerinde siyah kalem çekiliydi ve bu, gözlerini daha da parlak ve belirgin gösteriyordu. Canlı pembe bir ruj sürmüştü. Kulaklarında küpeleri vardı ve çok şık giyinmişti.
Ben dükkandaki ürünlere bakarken yavaşça gidip dükkanın ortalarındaki bir sandalyeye oturdu.
Sonra sohbete başladı. Sorular sordu. Merak ve şaşkınlıkla sohbete devam etti. Yanına gittiğimde, uzun zamandır hiç yaşamadığım bir şey yaşadım: Daha beş dakika önce tanıştığım bu kadın, inanılmaz bir merak ve gerçek bir samimiyetle gözümün taaa içine bakıyordu. Öyle bir göz kontağıydı ki bu, sanki seneler önce tanışmış ve yıllardır görüşmemişiz de, o bunca yıl neler olup bittiğini anlatmamı istiyormuş gibi. Sizi böyle sahici bir merakla dinleyen birine karşı, olduğunuz gibi konuşmaktan başka yapacak çok da bir şeyiniz yok. Ben de öyle yaptım. Sorduğu sorulara keyif ve samimiyetle cevap verdim.
İşimi sordu, bilgisayarla uğraştığımı söyledim. “Şanslısın, bu sıralar en çok para kazandıran iş” dedi. Gülümsedim, biraz şaşkınlıkla. Yaşlı insanlara işimden bahsederken nasıl anlatacağımı bilemediğimden, biraz tedirgin olurum çünkü. Ama o garipsemeden devam ettirdi sohbeti.
Sonra ben de sordum, kaç yıldır bu dükkandasınız, diye.
“64 yıl oldu, 93 yaşındayım” dedi. O sırada ayağa kalkmış, aldıklarımı siyah bir çöp poşetine dolduruyordu.
“Ben emekli olmak istemediğimi söylediğimde, insanlar şaşırıyorlar. Siz emekli olmamışsınız. Bu çok ilham verici.” dedim.
Güldü. “Emekliyim aslında ama çalışmayı hiç bırakmadım, bırakmak da istemiyorum” dedi.
Babaannemin 95 yaşına kadar yaşadığını, son gününe kadar yanında olduğumu ve onunla çok iyi anlaştığımızı söyledim. “Bence sen de çok uzun yaşayacaksın” dedi. “Sizin kadar sağlıklı olacaksam, neden olmasın?” dedim.
Bu sırada aldıklarımı paketlemişti. Beni kapıya kadar geçirdi. “Seni tekrar görmeyi çok isterim” dedi. “Tekrar geleceğim” dedim. “Bekleyeceğim” dedi.
O anda bana bir zaman tünelini andıran kapıdan sokağa çıktığımda, yüzümde durduramadığım bir gülümseme vardı. Elimde ise siyah bir çöp poşeti.
Başımı çevirdiğimde kocaman bir gül fidanı gördüm. Güller coştukça coşmuş, bir kısmı da yerlere dökülmüştü. O güllerden birini alıp saçıma takmamak için zor tuttum kendimi.
—
Eve geldim, aldıklarımı denedim. Aslında bir şeyler almak niyetiyle değil, Elinor’la tanışmak niyetiyle gitmiştim dükkana. Yine de hepsini çok sevdim.
Ve sonra araştırmaya başladım: Kim bu Elinor Infred?
Danimarka’nın küçük bir köyünde doğmuş Elinor. 4 kız kardeşlermiş. Babaları kızlarının hepsinin okumalarını istemiş.
Elinor 17 yaşında kasabadaki kitapçıda çalışmak istemiş. O zamanlar kızlar kitapçılarda çalışmıyormuş. Ama Elinor “beni 3 ay dene, sonra karar ver” demiş kitapçıya. Kitapçı da kabul etmiş ve 3 ayın sonunda Elinor’la çalışmaya devam etmiş. Elinor çok mutluymuş çünkü kitap okumayı çok seviyormuş ve kitapçıda çalışırken bir yandan da istediği kitapları okuyabiliyormuş.
Bir gün kasabada arkadaşı Luna ile dans ederlerken iki yakışıklı adam gelmiş ve “toplantı salonunda bir balo var, siz de gelin” demişler. Gittiklerinde üzerlerinde numaralar olan balonlar vermişler ellerine. Elinor bir dans yarışması olduğunu zannetmiş ve dans etmeye başlamış. Birisi “Miss Nakskov” ünvanını Elinor’a verirken, Elinor anlamış ki bu bir güzellik yarışması ve Elinor da birinci olmuş.
Bu yarışma sebebiyle az daha kitapçıdaki işinden oluyormuş. Ama neyse ki sonradan kasabanın tüm bekar erkekleri beklenmedik bir okuma hevesine kapılıp kitapçıya akın etmiş ve kitapçının işleri artmış da, kitapçı Elinor’u kovmaktan vazgeçmiş.
Bir süre kitapçıda çalıştıktan sonra, Elinor sonraki durağının büyük şehir Kopenhag olacağını biliyormuş. Halası ve amcasının yanına Kopenhag’a gelmiş. Gelir gelmez de şehre aşık olmuş. Artık burada yaşayacağını biliyormuş.
Kendi işini kurmaya karar vermiş ve kuzeniyle birlikte bluzlar üretip, Strøget adı verilen büyük alışveriş caddesi üzerinde bunları satmaya başlamış.
Bir gün yakışıklı bir İngiliz Elinor’u durdurup, iltifatlar etmiş, bir filmde oynamak isteyip istemediğini sormuş ve telefon numarasını vermiş. Elinor numarayı aramış, seçmelere katılmış ve rolü almış.
Film o zaman için oldukça cesur “Kopenhag Telekızları” adında erotik bir filmmiş. Elinor da kızlardan birini oynuyormuş. O dönem böyle filmler yapılmadığı için film inanılmaz bir ilgi görmüş. Dünyanın her yerinden mektuplar almış Elinor.
"O zamanlar çıplak sahneler kesinlikle yasaktı. Pornografi genel olarak yasaktı. Sinemalar, biz kızların siyah file çorap, siyah külot ve siyah sütyen giymemizden dolayı filmi uzaktan lanetliyordu. Ama bu kıyafetler, genç erkek çocukların sadece bir fotoğraf çekmek için sinema camlarını kırmaları için yeterliydi. Bugün 12 yaşındaki küçük erkek çocuklar oturup hard porn filmler izliyor," diyor 91 yaşında Elinor Infred bir röportajında. Sadece bu sözlerinden bile ne kadar sıradışı ve yaştan/zamandan bağımsız ve özgür bir kadın olduğunu anlayabilirsiniz.
Elinor için bir dönüm noktası olmuş bu film, çünkü oradan aldığı para ile Norrebro’daki ilk dükkanını almış. Sonradan dükkanlarının sayısını 6’ya kadar çıkarmış. Ama en sonunda yine ilk açtığı dükkanı devam ettirip, diğerlerini kapatmış.
O dönem Elinor gibi genç ve güzel kadınların amacı bir an önce evlenmek ve anne olmakmış. Elinor ise buna hiç sıcak bakmıyormuş. O, kendi işini kurmak ve özgürce yaşamak istiyormuş. Babasına evlenmeyeceğini ve evliliği için babasının kenara ayırdığı parayı istediğini söylemiş. O parayı alıp işi için kullanmış.
Sonrasında aşık olduğu Bjørn, Elinor’a evlenme teklif etmiş ama Elinor’un fikri değişmemiş. Evliliğin ona göre olmadığını söyleyip reddetmiş. Birlikte Rotterdam’da harika bir tatil yapmışlar ve yıllarca görüşmeye devam etmişler. Tam 7 yıl boyunca evlilik teklifini yinelemiş Bjørn. Elinor da sonunda “tamam” demiş. Bjørn demans olup ölene dek, 42 yıl boyunca evli kalmışlar. Yanyana aynı kitapları okur ve sonra da üzerinde uzun uzun konuşurlarmış.
Kocası 4 yıl demans hastası olarak yaşadıktan sonra öldüğünde, hem onun hem de kendisinin özgür kaldığını düşünmüş Elinor. Sonrasında pek çok talibi olsa da, Elinor özgürlüğünü hiçbir şeye değişmek istememiş ve başka erkek arkadaşları olmasını da istememiş.
Elinor dükkanını ve çalışmayı hep çok sevmiş ve hala da seviyor gördüğüm kadarıyla. 93 yaşında ve hala dükkanının her işini kendi yapıyor. Her gün en az 10.000 adım atıyor. Evinden dükkanına yürüyerek geliyor. Dükkanı açıyor. Elbiseleri dışarı çıkarıyor. Camları siliyor. Elektrikli süpürgeyle yerleri süpürüyor. Eski tuşlu hesap makinesiyle muhasebesini bile kendi tutuyor. Müşteri geldiğinde, tüm içtenliği ve misafirperverliği ile onlarla ilgileniyor. Öneriler sunuyor. Müşteri gelmezse, arkadaki odasında kitabını okuyor.
Dükkanı tatiller de dahil, haftanın her günü 10’dan 6’ya kadar açık.
Ne zaman tatil yaptığını sorduklarında “şu anda tatildeyim” diye cevap veriyor. “Emekli maaşım var. Çalışmaya ihtiyacım olduğu için değil, çalışmak istediğim için çalışıyorum. Dükkanımı seviyorum. Burada birbirinden ilginç insanlarla tanışıp sohbet ediyorum.” diyor.
Elinor’la tanışmak, hikayesini öğrenmek benim için inanılmaz bir ilham oldu.
John Robbins, 100 Yaşında Sağlıklı Olmak kitabında şöyle anlatır: “Birçok laneti bilmesiyle ünlü yaşlı bir Abhaz kadına, bir insana yapılabilecek en korkunç lanetin ne olduğu soruldu. Cevabı şu oldu: ‘Evinizde size bilgece öğüt verecek yaşlılar ve onların tavsiyelerine kulak verecek gençler olmasın.’”
Stephen Jenkinson da “Elderhood is a function rather than an identity.” der Come of Age’de.
(“Yaşlılık bir kimlik değil, bir işlevdir.”)
Benim için Elinor, bu işlevin en canlı örneklerinden biri oldu.
Yaşlı kadınlarla daha çok tanışma ve onlardan ilham alabilme niyetimle bitirmek isterim bu yazıyı.
Hayat, biz niyet ettikçe önümüze akla hayale gelmez sürprizler sunan, her yanı kapılarla dolu bir oda gibi.
(Beni bu dükkanın kapısına getiren dostum Müge’ye teşekkürlerimle)
Kaynak (Yazıdaki bilgileri pek çok yazıdan derledim ama en çok bu röportajdan faydalandım)










kopenhag’a gitmek istedim, sırf elinor’la tanışmak için…
Çok keyifli ve ilham vericiydi 💖✨ Elinor’un varoluş şeklini çok sevdim